Bir yılkı topluluğu da bizler, ALS hastaları.
İlaçsız, dermansız, çaresiz, dayanılmaz bir yük ve yük
olduğunun farkına varan atlar gibi. Atları
yılkıya götürenin yaş kartopun, suratımızda acıyla ve acz içinde
hissediyoruz. Hastanede yük, evde yük,
huzurevlerinde yük... Hepsi yılkı
atlarını anımsatıyor.
İnsanın yılkı hesabı, atların bile anlayacağı türden. Ya insanlar?
Arif ağabeyim şöyle özetliyor:
"İnsanın yararcılığı/çıkarcılığı (pragmatizmi): Kışın
maliyet hesabı yapıp canlıyı dağa sürmek, ekonomik aklın acımasız yüzünü
gösteriyor.
Atın algısı: Önce anlam veremiyor, sonra kartopuyla birlikte
mesajı kavrıyor. Bu, insanın dilini değil, davranışını okuyarak öğrenilen bir
ders olmalı.
Yılkı topluluğu: Atın tek isteği, kendisi gibi terk
edilenleri bulmak. Bu, yalnızlığın içinde doğan bir dayanışma ihtiyacı ya da
davranışsal olarak genlerine işlemiş bir içgüdüsel davranış olmalı.
Kaderin iki ucu: Kimi, kader arkadaşlarını bulur, birlikte
yaşar; kimi de yukarıda değindiğimiz gibi kurda kuşa yem olur. Yaşamın
adaletsizliği burada çıplak biçimde ortaya çıkıyor.
Umutsuzluk Değil, Dönüşüm
Demek istediğim yılkıya düşmek bir “son” değil:
Bir yeni başlangıçtır da: Evinden kopup doğayla baş başa
kalmak.
Bir özgürleşmedir de: İnsanın yükünden kurtulup kendi yolunu
bulmak.
Bir dayanışma arayışıdır da: Diğer yılkılarla buluşma, yeni
bir topluluğa katılma umudu.
Bu yüzden yılkıya düşmek, dramatik olsa da umutsuzluk değil;
bir tür trajik özgürlük sürecidir de diyebiliriz. Bu yüzden sürece çatal yol
dedim."
Bizler, evlerde, dört duvar içinde yaşarız. Evlerde yaşarız ama evcil değilizdir. Bizleri evcilleştirmek fiziksel olarak mümkün
gibi görünse de ruhumu, karlı dağlarda, dumanlı yaylalarda özgürce dolaşır.
Kurda kuşa yem olmak şöyle dursun; dost bilir, anlaşır, yaşar gideriz. Sabır ve azim, hoşgörü ve kıymet bilirlik,
her canda can buluruz.
Kaybedecek bir şeyi kalmayan, özgürdür artık. Mihnet
etmez. Ve ruhsal açıdan bir basamak daha
tırmanırız. Yılkıcanlar toplanır bir gün
bir basamak daha yukarıda... Nefsimizden ve bedenimizden bir adım daha uzak,
sonsuzluğa bir adım daha yakın.
Yılkı sözcüğü, bana aynı zamanda Abbas Sayar'ın “Yılkı
Atı" romanını anımsatır. Romanda;
gençliğinde sahibine çok yararı dokunmuş olan Dorukısrak isimli atın, yıllar
geçip yaşlanmasının ardından sahibi tarafından doğaya terk edilişi ve acımasız
doğa koşullarında hayatta kalma çabası anlatılıyor.
Dipnot:
Anadolu’da, sahipleri tarafından terk edilmiş, doğada
serbest dolaşan yabani atlara “yılkı” denilir. Öteden beri sürdürülen yılkı,
atların kaderi olmuş. Özellikle bakacak gücü olmayanlar, atlarını güz sonunda
dağlara bırakır, kışı doğada geçirebilen atlar sahipleri tarafından tekrar kullanılmak
üzere alınırdı. Yakın zamanlara kadar insan hayatını kolaylaştıran en önemli
hayvanlardan biri olan atlar teknolojik gelişmeler
nedeniyle gündelik hayatta ihtiyaç duyulmayan hayvanlara dönüşmüştür. Bakımı ve
beslenmesi güç olan atlar ekonomik sebeplerden insanoğlunun yaşam alanından
uzaklaştırılmış ve doğaya bırakılmıştır. Böylece asırlar boyu ulaşım, taşıma,
haberleşme ve savaş alanlarında yoğunlukla kullanılan atlar insan hayatının bir
parçası olmaktan çıkmıştır.
Mahmut Altuncan, arkeolog
**
Yılkı Canlar, Arif Yayla, 2021
Günümüzde eşine fazla rastlanmayan türden bir edebi çalışma
Yılkı Canlar. Eserinin içerisindeki 17 anlatıda yaşanmışlıklar ve öz yaşamdan
kesitler sergileyen Arif Yayla'nın kitabını özel kılan en önemli unsurlardan
biri de yapıtın hiçbir ticari kaygı güdülmeden ortaya koyulması. Yayla bu
eseriyle ALS hastaları ve aileleri için oluşturulacak duyarlılık düşüncesiyle
elde edilecek tüm geliri ALS Derneği'ne bağışlayarak farkındalığını ortaya
koyuyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder